Kayıt: May 02, 2005 Mesajlar: 878 Nerden: Bilinmiyor
Tarih: Pzr May 22, 2005 9:30 am Mesaj konusu: Doğmamış Çocuğa Mektuplar
Ey en değerli varlığım,
Sana bu satırları yazdığım anlarda, en telaşeli bir şekilde harcın karılıyor, hamurun yoğruluyordu. Seni şimdiden tebrik ve takdir ediyorum. Bir gecenin en mahrem yerinde insanlar uykudayken, unutulmaz bir zevkin peşinden, açılan kapıdan amansız bir yarış başlıyordu. Binlerce yarışçının arasından sıyrılarak birinci geldiğin için… Bir nazlı gelin gibi, yuvasından salınarak bahçeye çıkan güzideye kendini kabul ettirmek için üstün bir mücadele sergiliyordun. O nazenin koruma duvarlarını aşmayı başardığın, ona galebe geldiğin için tebrik ve takdir ediyorum. Sen bir tanesin. Yarış bahsini kaybedenlerin hüzünlü ve gözyaşları içinde geri dönüşlerine, yıkılıp hüsrana uğradıklarına şahit olmadın mı? Yaşamayı, azmine ve başarına bağlı olduğuna o kadar çok inanıyordun ki, o inancındı seni başarıya ulaştıran… Yarışı kaybedenler, yarış sahasından başları eğik olarak kapı dışına itilirken sevincine, krallar gibi ağırlanışına diyecek yoktu. Sevincinden ağzın kulaklarına vardığını görür gibi oluyorum. Kavuşma ve birleşme dansını ancak başarıya varabilenler yapabilmektedir. Kendi etrafınızda kaç defa döndüğünüzü siz bile hatırlayamayacaksınız. Gözünüz sevinçten başka bir şey görmüyordu.
Sana artık dur durak, dinlenmek yok. Hızlı ve hummalı çalışmanız lazım ki, akan kaygan sularla dışarı atılmayasınız. Kendinize rahmin dulda sahil bir yerinde, kendinize bir yer edineceksiniz. Orada vaad edilen güne kadar, büyüyecek, gelişecek ve yeni bir dünyaya gönderilmek üzere hazırlık yapacaksınız. Orada oyunda, oynaşta gün geçiremeyecek olduğunuzu bildiğinizden o kadar eminim. Sevki tabiye tabii olduğunuzu bildiğinizden görevinizi hakkıyla yapacağınıza güvenim sonsuz…
Yılın en mübarek bu günlerinde, annen nefisini zincire bağlıyordu. Sabahları mukabeleye giderek, yaratıcının son kutsal kitabını huzur ve neşe içinde okuyordu. Gündüzlerini oruçla, gecelerini de ibadetle geçirmeye çalışıyordu.
Kromozomlarında oturduğumuz şehrin suyundan, rüzgar ve havasından, sebze ve meyvesinden ne, ne kadar etki ve tesir edecek inan ben de bilmiyorum. Evden hiçbir meyveyi eksik etmiyorum. Mübarek günlerden dolayı iftara çağrılan bu yılki misafirler, diğer yıllarla göre kat kat fazla oldu. Bundan dolayı da sevindik, huzur bulduk, mutlu olduk.
Şu anda içerisinde yer edinmeye çalıştığın yerlerde birkaç ay öncesine kadar, korunma adına bakır tellerle etrafına çit çekilmişti. Bakır tellerin üzerinde elektro manyetik akım vardı. Gelenler, bu elektro manyetik akım tayflarında eriyerek yok oluyorlardı. Orası, sekiz yıldan beri virane ve bakımsızdı. Her gelene geç dememek için yapılmış bir icattı. Onun yanında birçok kişi kimyasal haplar kullanırken; bir çoğu da bakır tellerle önlem almaya çalışıyordu. Sahadan tellerin kaldırma kararı kolay olmadı. Evde uzun bir zamandan beri tartışmalar devam ediyordu.
“Bir tane daha olsun.”
“Yok, yok olmasın.”
“Olsuuun.”
“Biz kardeş istemiyoruz!”
“Yok ben kardeş istiyorum”
“Oğlumuzu kardeşsiz, oğlumuzun çocuklarını amcasız mı bırakacağız?” gibi tartışmaların ardı arkası kesilmiyor, uzayıp gidiyordu. Kardeşlerinin arasında ‘Olsun, olmasın. İsteyenler, istemeyenler’ için oylama bile yapılıyordu. Sen ise hazne arazilerinde sırt üstü yatıp, gülüp geçtiğin bu basit olaylara gülüyordun.
Bu işin en zahmetini, en sıkıntısını, en zor kısmını yaşayacak olan annendi. O bir türlü karar veremiyordu. Gelecek adına, birliktelik adına, paylaşma adına seviniyor istiyordu. Uykusuz geçecek geceler, sıkıntılı günlere bakarak vazgeçiyordu. Bir yandan istiyor, diğer yandan vazgeçiyordu. Asılında o da çok istiyordu, ‘bir oğlum daha olsun diye…’ Müdahale hakkımız yoktu. Ama katında her şeyin bol olduğu, ‘Ol’ demekle olacak olan, her türlü güç ve kuvveti elinde bulunduran alemlerin Rabbi’ne bu hiç zor değildi. Eğer oğlan olacak olursan adın bile hazırdı. Dedenin biri hacı, diğeri hocaydı. Birinin adı Hacı, diğerinin adı Mustafa’ydı. İkisini de memnun etmek adına, adını ‘Hacı Mustafa’ koyacaktık. Sen nasıl bir şey istersin bilmiyorum. Nedense bu işi, büyükler kendi aralarında hallediyorlardı. ‘Hacı Mustafa’ mevzuu artık, aylara değil yıllara vurmaya başlamıştı. Komşular bile ‘Hani kız, hala hiçbir şey yok mu?’ sorularına annen muhatap olmaktan kurtulamıyordu. Aslında ‘Hacı Mustafa’ hikayesi yılar öncesine dayanıyordu.
İster isen, bundan sonrakileri bir sonraki mektubumda yazayım. Sahurdan sonra yatmadım. Sabah olmasına rağmen; güneş ışıklarını hava kapalı ve yağışlı olduğundan gün yüzüne salamadı. Birazdan kardeşlerin okula gidecekler.
“Biliyor musun? Henüz kimsenin haberi bile yok!”
En güzel günlere, en sıhhatlı bir hayata kavuşman dileğiyle’… _________________
Kayıt: May 02, 2005 Mesajlar: 878 Nerden: Bilinmiyor
Tarih: Pzr May 22, 2005 9:31 am Mesaj konusu: Re: Doğmamış Çocuğa Mektuplar
Ey en değerli varlığım,
Sana her zaman yazamıyorum. Genelde herkesin uykuya vardığı bir ortamda, seninle, senin adına bu mektupları yazıyorum. Büyüdüğünde zevkle okuyacağını görür gibi oluyorum. Bundan annenin bile haberi yok…
‘Hacı Mustafa’ hikayesinin nerden çıktığını, nasıl geliştiğini anlatacaktım. Yıl 1994’ün ağustosuydu. O zamanlar deniz kenarında, denize karşı bir kasabada oturuyorduk. Huzurlu ve güzel bir beldeydi. Akdeniz’in tuzlu suları, bir halı misali eteklerinde salınır dururdu. Güneşin batışını seyre doyum olmazdı. İlk zamanlar, henüz kendi adımıza bir evimiz bile yoktu. Bahçesi limon, portakal, nar ve incir ağaçlarıyla dolu bir evin alt katında oturuyorduk. Evin yetişkin kızı, haber bile vermeden avluyu kendi süpürdü. Annesi annemiz, babası babamız gibiydi. Bizi de, kendi gelin ve oğlu gibi severlerdi. Bahçedeki limondan, portakaldan, incir ve üzümden vermeyi asla ihmal etmezlerdi. Hatta her şey serbest edilmesine rağmen; onlardan izinsiz asla almazdık. Evin önünde begonyalar durmadan renk renk çiçekler açardı. Sıcağın bedava dağıtıldığı, insanların gölgede bile terlediği bir günde, bir kızımız olmuştu. Sakinler sokağımızda bebeği olan ev de yoktu. Kadın olup da bebek sevmeyen olur mu bilmem. Kızımızı mahalleli sevmek için paylaşamıyordu. Adını da mahalleli hanımlar koymuştu. Adı ‘Merve’ olsun demişlerdi. Ve bizde kimseye danışmaya bile lüzum görmeden adını nüfusa ‘Merve’ olarak yazdırmıştık.
Lisedeyken sağ sol ayrımların zirve yaptığı, kurşunların cana doymadıkları o kara günlerde, kader birliği ettiğim ve yıllardır unutmayıp görüştüğüm bir dostum vardı. Babası Kadir amca, alim bir zattı. Asil bir aileden geliyorlardı. Arada unutulmayacak dostluğumuz, kader birliğimiz, tuzumuz ve ekmeğimiz vardı. Devletini ve görevini seven, aldığı ücretin hakkını fazlasıyla veren, iyi bir memurdu. Ailece gider gelirdik. Bir gün çarşıdaki büroma uğramış sohbet ediyorduk.
“Senden şikayetim var, arayıp sormaz oldun. Vaktini üçe böl, birini işine, diğerini eş ve dostuna, kalan üçte birini de yeme, içime, ibadet ve uykuna ayırmalısın” diyordu.
“Bir kız bebeğimiz oldu. Adını Merve koyduk” deyine.
“Bundan sonra, bir oğlunuz olacak. Onun adını da ‘Safa’ koymalısın” diye inancı yönünden sıkı sıkı tembih ediyordu.
“Oldu da koymadık mı? Söz. Olursa koyacağım” demiştim. Merve kızdan iki tam yıl sonra beklenmedik bir şekilde, bir oğlumuz oldu. Hiç hesapta yoktu. Henüz bir şey düşünmüyorduk bile... Dostuma verdiğim sözü unutmamıştım. Sağa sola sormadan doğru nüfusa gitmiş, adın da ‘Safa’ yazdırmıştım. Eteklerinde üzüm bağları, tepelerinden çam ağaçları, derelerinde bol çınar ağaçlarının olduğu köye dönerken; Haci dedenlere uğradım. Hal ve hatırdan sonra:
“Bir oğlumuz baba” dediğimde… Nereden, nasıl buldu bilmiyorum ama :
“Adını Mustafa koyun” dedi.
“Baba danışmadığım için özür dilerim ama adını ‘Safa’ koyduk. İsterseniz siz yine de Mustafa diye söyleyin” dedim ve iki yıl önceki olan hadiseyi ve verdiğim vaadi anlattım. Anlayışla karşıladı. O, bu yaşına kadar, yetim olarak büyümüş biriydi. Ümmiydi yani okuması ve yazması yoktu ama hayat üniversitesini başarıyla bitirmişti. Bizleri severdi ama onun yetiştiği ortamlardan dolayı olsa gerek ‘sizi seviyorum’ diyemezdi. Ama biz onun bizi sevdiğini gayet iyi anlardık. Onu her ziyarete vardığımızda, onu hep ‘Mustafa’ diye sevdi. Onun bir ‘Mustafa’ adlı torun sevmeye ömrü yetmedi.
Hacı deden 4 Temmuz 2002’de, 78 yaşında ani bir beyin kanamasından vefat etti. Senin adını vaad etmedim ama dedenin ‘Mustafa sevgisini’ bir anı olarak yaşatmak, diğer hoca dedenin de ‘gönlünü almak’ için eğer; erkek olarak doğarsan adını ‘Hacı Mustafa’ olarak koyacağım. Hacı deden, altı yüz yıl önce dedelerinin kurduğu ve yine dedesinin köyün girişinde, yaklaşık yeri yirmi dönüm kadar bağışladığı mezarlıkta, çam ağaçlarının gölgesinde huzur içinde yatıyor.
Diğer deden bu günlerde Kıbrıs’a gittiğinden; Anne annen de yalnızlıktan hoşlanmadığından on günden beri bizdeydi. Bu Pazar dönmeye karar verince otogardan biletini alarak onu evlerine yollamıştım.
Birkaç günden beri o hummalı çalışmanız yüzünden anneni midesi alt üst oldu. Ne o ne de ben bilmiyorduk. Yemekten diyorduk. Akşam teyzenlerle birlikte misafirlikteydik. İki yıl önce, uzun bir mücadeleden sonra, ameliyat masasından nerdeyse Azrail’in elinden zorla aldığımız, bu gün ele avuca sığmayan kuzenin Tuğçe, iki yaşını doldurmuş, üçüncü yılından gün almıştı. Onun sevgisiyle avunuyorduk. Annenin arzu ettiği birkaç şey alarak, ikram ettim ama yine de düzelmedi. O arda:
“Adetim gecikti” deyince şüphemiz arttı.
“İstersen bir tahlil yaptır” dediğimde, o da
“Olur” demişti.
Akşam sordum “Netice nedir?” dediğimde, Önce:
“Sormayacaksın sanmıştım. Hamileymişim,” diyordu, içinde sitem dolu bir nazla. Yüzünde sanki sevinçle, hüzün bir aradaydı. Annen bu yaz otuz ikisine gireli üç dört ay olmuştu. O gün ayrı bir sevinmiştik.
“Bir mendil bile yok” diyordu.
“Olsun. Sil baştan alırız. Her zaman, her şeyle yanındayım” sözüme rahatlıyordu.
“Ama, kimseye söyleme” dedi ve bu güne kadar ben kimseye söylemedim. Annen ise komşularının sıkıştırmalarına dayanamayarak:
“Rahatlayın, istediğiniz oldu,” deyince, şamataları ortalığı kaplamış olduğunu da bana aktarmadan da duramıyordu. Altı aydan fazla olmuş, yağmur yağmıyordu. İki günden beri, nisan yağmurunu andırır bir yağmur yağıyordu. _________________
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız